9 Eylül 2017 Cumartesi

Bıldırki Hurmalar vs. Filozof Hurmalar





















Fil hamileliğinin 18. ayındayken bir köpek yaklaşır ve "Hamile olduğuna emin misin? Aynı zamanda hamile kaldık ve ben 3 kere düzinelerce yavru doğurdum. Neredeyse hepsi yetişkin köpek olacaklar ama sen hala hamilesin" diye sorar merakla.

Fil sakince cevap verir: "Anlamanı istediğim bir şey var ki, ben köpek yavrusu değil fil yavrusu taşıyorum. İki yılda sadece bir yavru doğuruyorum. Ve benim yavrum dünyaya geldiğinde yeryüzü onu hisseder. Sokakta karşıdan karşıya geçerken insanlar durur ve hayranlıkla izler. Benim taşıdığım yavru muazzam ve muhteşem bir şey!"

***

Bu hikayeyi ilk duyduğumda sorgulamıştım biraz. Fil acaba fazla mı kendini beğenmiş?.. Yoksa köpek haddinden fazla mı meraklı?..

Belki de hiçbiri doğru değil.

Belki köpek düzinelerce yavrudan bıkmıştır. Bu genç yaşında üst üste doğumlar, bir sürü çocuk.. Diğer yandan iki yılda tek yavru doğuran fili kıskandı belki de. Kendisiyle karşılaştırdıkça "Bu ne rahatlıktır yahu!" diye sinir olmuştur. Sonra dayanamayıp laf sokmak istemiştir. Çünkü fil kendini değersiz, ezik hissederse kendisi çok mutlu olacak zannetmiştir.

Belki. Olabilir..

***

Sabah bahçede gezinirken hurma ağacına takıldı gözüm. Özellikle de fotoğraftaki iki hurmaya.. Aynı ağaç, aynı toprak, aynı güneş, aynı su.. Biri tupturuncu, nerdeyse yere düşecek. Diğeri sert ve yemyeşil. Ama bir rahatlar ki.. Ne erken geldim hayıflanması, ne de geç kaldım telaşı..

O herkesin peşinden koştuğu gerçek de bu değil mi zaten?..

Ne geç kalan var ne de erken gelen..

Canlı sayısı kadar takvim var bu dünyada.

Tek ve biricik..

2 Eylül 2017 Cumartesi

Linda, DMT, Hap ve Diğerleri


















* Ruh molekülü olarak bilinen dmt (dimetiltriptamin) maddesiyle ilgili çokça şey okudum bu aralar. Doğum ve ölüm anında çok yüksek miktarda salgılandığı için ruh molekülü demişler adına. 3. göz olarak da adlandırılan epifiz bezimizden salgılanır. Bazı şaman ayinlerinde ayahuasca çayı aracılığıyla da vücuda dışardan almak mümkünmüş. Benim dışarıdan alınan maddelere karşı doğal bir direncim ve önyargım olduğundan bu durum pek de ilgilimi çekmedi. Ancak öğrendim ki bunun için ille de dışarıya bağlı değilmişiz. Florür ve aspartam gibi epifiz bezine zararlı maddelerden uzak durup, bir süre sadece hayatta kalmaya yetecek kadar yemek yiyip, karanlık ortamda da bulunursak doğal olarak salgılayabilirmişiz. Tabii meditasyonun da etkisi muazzammış. Yani o kadar şey okudum, izledim ama döndüm dolaştım yine kendime geldim.

* "Mikroskop insana ne kadar önemli olduğunu gösterdi, teleskop da önemsizliğini" demiş Manly P. Hall. Hayatımız bir madalyon olsaydı eğer, bir yüzü teleskop diğer yüzü de mikroskop olurdu diye düşünüyorum. Kendini bilmek, ya da en azından bilmeye, tanımaya çalışmak, kendine değer vermek, kendi üzerinde çalışmak çok güzel şeyler. Ancak bugünlerde gençlerin dediği gibi "o kadar da şey etmemek lazım". Arada bir teleskobu eline alıp yıldızlara bakmak gerek. Sonra küçük prens misali bir yıldızın üzerine konup ordan buraya bir göz atmak, ve koskoca galakside ne kadar da minnacık olduğumuzu hissetmek..

* Geçtiğimiz gün bir aile ortamındayız. Üniversite sınavına hazırlanan ve oldukça stres yapan kuzenime herkes sırayla öğüt veriyor. "Ayy ne gerek var ki stres yapmaya! Ne var yani dünyanın sonu mu? Senden daha mı değerli sanki! İstediğin yeri kazanmazsan napalım yani ağlayalım mı?" gibi sırasıyla dizildi laflar. Sonra biri bana döndü "di mi ama ablası hadi sen de bir şey söyle" dedi. Kuzenime döndüm ve "evet istediğin şey olmazsa tabii ki oturup ağlicaz hatta beni çağır ben de gelip seninle ağlarım" dedim. Masadakiler cevabımı pek beğenmese de kuzenim o akşam ilk defa bu kadar kocaman gülümsedi. Çünkü insanlar bir şey için çok çabalarsa ve sonuç istedikleri gibi olmazsa üzülürler. Ve çok üzülünce de ağlarsın. Bunda zinhar kötü, negatif bir şey yok. Önemli olan bunun ne kadar sürdüğü bence. 3-5 gün ağlarsın, üzülürsün. 6. gün sabah uyanınca geçmiş olur. Güzel bi kahvaltı yaparsın, sonra eline kahveni alıp "peki şimdi ne yapmalı?" diye düşünürsün. Eni konu bu kadar işte.

* Yukarıdaki tecrübeden aldığım ilhamla gençlere öğüt veren aile büyüklerine ufak bir yasak getirmek istiyorum. Yani öğüt olayına tamamen karşı olmasam da bazen amacını aşıyor durumlar. Misal "Kendini bu kadar yorma hayatını yaşa" diyen amca. Henüz birkaç senedir iş hayatında olan ve bu dünyada dikili ağacı olmayan bir gence bunu söylediğinde çok komiğime gidiyor doğrusu. Amca almış yazlıkları, kışlıkları, son model mercedes ve bilumum gayrimenkulleri. Unu elemiş, eleği asmış. Dünya turlarına çıkıyor. Ama 3 senelik junior çocuğa "işi gücü boşver yaşamana bak, bugünler geri gelmez" diyor. Sevgili amcacım, evet haklısın çok hırs yapıp, hayatı sadece iş olarak görüp kendini kaptırmak hoş bir şey değil. Ama senin durduğun yerden de bunu söylemen biraz komik. Şu anki rahatlığını o zamanki çalışmana borçlusun. Ama tabii belki "3 ev aldıktan sonra o kadar da çalışmaya gerek yok" tarzında bir şeyler diyebilirsin. Ya da daha güzeli "çocuğum şu iki evi sana veriyorum kiraları da iyidir seni rahaaat rahaaat yaşatır. Kendini çok kasma, sevdiğin işi yap" diyebilirsin. Ve sanırım birazdan beni reddedeceksin ama napalım ben çocukları düşünüyorum. Saygılarımla :)

* Hayatın Gizli Hazları adlı kitapta geçen aşağıdaki paragraf çok ilgilimi çekti. Son zamanlarda bir "ruh eşi"dir diye tutturanların çoğalmasından mıdır yoksa bu kavrama zinhar inanmamamdan mıdır bilmem ama pek beğendim bu tespiti:

"sosyologlar, ruh eşini bulduğuna inananların herkesten daha kolay ayrılık yaşadığını fark etmişlerdir; çünkü seçilmiş kişide herhangi bir defoyla karşılaştıkları anda hata yaptıklarına karar verip yeniden ve yeniden denemeye girişirler. O zor bulunur ideal eşi bir türlü bulamadıklarını sonsuz kere keşfederler."

* Yine aynı kitapta diyor ki "..psikologlar da kadınların, kokuları kendilerinden farklı erkeklerden hoşlandığını söyler. Ancak gebelik hapı aldıkları dönemlerde kendilerine benzer erkekleri tercih ederler." Ne kadar ilginç değil mi?.. Miniminnacık bir hap böyle bir tercih konusunda bu kadar etkili olabilir mi?.. İnsanın hayretleri şaşıyor!

* Yalnızlık korkusu olan bir dostuma küçük bir mikroskop alarak her gün düzenli olarak derisinin üzerindeki bakteri dostlarını izlemesini tavsiye ettim. Şaka yaptım sandı ama hayır yapmadım. Çok ciddiyim. Her gün birkaç dakika o üstünde dolaşan dostları izlersen bu dünyada asla ama asla yalnız kalma şansının olmadığını anlarsın bence. Anlayınca da korkuya yer kalmaz. Hala ciddiyim evet!

* İngilizce bolluk (affluence) ve grip (influenza) kelimelerinin birleşmesinden oluşan ve "mutsuzluk virüsü" olarak da bilinen affluenza bu aralar çok popüler. Büyüklerimizin "rahat batıyor" olarak da tanımladıkları bir durum. Her şeyden daha çok, daha da çok istemek, almak ama bunun karşılığında da mutsuzluktan ölmek üzere olmak şeklinde tanımlayabiliriz. Buna bir de sahip olduklarını sosyal medyada sergilemek eklenince, sanırım içinden çıkılması çok zor bir duruma düşer insan. Alışverişkolik bir arkadaşım sayesinde tanıştım bu kelimeyle. Kendisine bir uzmandan yardım almasını önerdim. Ancak çok ısrar edince, daha doğrusu "sen yerimde olsan ne yapardın?" diye sorunca, düşündüm biraz. Sonra dedim ki "bir şey alırken 'buna gerçekten ihtiyacım var mı?' diye sorardım". Ona yardımcı olur mu bilmem ama bu soru bana gerçekten çok yardımcı oluyor. İhtiyaçların sınırlı, isteklerin sonsuz olduğu bir dünyada yaşıyoruz. Bu ikisini ayırt edebilirsek her şey daha kolay olur sanki..

* Son günlerde duyduğum en güzel söz: "baktın olmadı o zaman bakmayacaksın"... Her seferinde sesli gülüyorum. Çok da haklı buluyorum ayrıca!

* Ve son olarak.. Sizi üstteki fotoğrafta yer alan Linda çiçekleriyle tanıştırmak isterim. Yazlık evimizin sokakla birleştiği noktada kendi kendine çıkan, kendi kendine büyüyen ve güzelleşen çiçekler.. Bu yaz bahçede para ve emek harcanıp yine de sıcaklarda telef olan renkli çiçeklerin ölümü ardından hediye gibi geldiler. Yani özetle, bazen elinden geleni yaptıktan sonra içini ferah tutmak lazım. Senin olan nasılsa sana geliyor.

25 Ağustos 2017 Cuma

Cuma Notları






















* Herkes bir şeyi bırakmaya çalışıyor bu aralar. Kimi şekeri, kimi unu, kimi sigarayı, kimi ayrılıp ayrılıp barıştığı sevgilisini.. Sürekli bir irade adı altında kendiyle savaş hali..  Düşünüyorum da, sanki bazen bir şeyi inatla bırakmaya çalışmak bize o bırakmayı çok istediğimiz şeyden daha mı çok zarar veriyor?..

* Bırakmak demişken.. Bi arkadaşım anlatmıştı; Asya'da kullanılan bir maymun tuzağı için hindistan cevizinin içi oyulur ve yerdeki bir kazığa bağlanırmış. İçine de maymunların sevdiği tatlı bir yiyecek konurmuş. Maymunun sadece eli açıkken içine girebileceği bir yarık açılıp maymunun gelmesi beklenirmiş. Maymun yiyecek kokusunu alıp gelir ve elini içine daldırıp yiyeceği tutarmış. Yiyeceği dışarı çıkarmaya çalışır ve eli yumruk şeklinde olduğu için dışarı çıkaramazmış. Yiyecek için inat ettiğinden elini açmaz ve bu sayede yakalanırmış. Yani o yiyeceği alıcam diye inat etmese kimsenin onu yakalayacağı yokmuş. Herkesin hayatında en az bir maymun tuzağı olduğuna eminim. Acaba sen neyi sımsıkı tutup bırakmadığın için o tuzağın içindesin?..

* Fark ettim ki "15 dakika"nın benim hayatımda çok önemli bir yeri var. Yazlığa geldiğimde günde 60 dakika cardio yapmayı hedefliyordum. Benim için çok da ulaşılmaz bir hedef değil. Ama bir baktım ki gözümde çok büyümüş. Tamam o zaman, kasmaya gerek yok hadi bugün 45 dakika yapalım dedim. Ve kendi küçük dünyamda bir mucizeye şahitlik ettim. 60 dakikayı dünyayı sırtında taşıyan Atlas modunda oflaya poflaya bitirmeye çalışan ben, süre 45 dakika olunca hızımı arttırıp koşmaya basbaya sağlam interval cardio yapmaya başladım. Keyfini çıkararak yapınca da her sabah uyanınca zıplayarak koşu bandına çıkıyorum. Ne tuhaf di mi!.. 15 dakika dediğin nedir ki.. Bugüne kadar cardio dediğin en az bir saat olur diye boş yere kendime yüklenmişim. İçimdeki Atlas'tan özür diliyorum ve onu çok sevdiğimi de bilmesini istiyorum!

* Mehmet Sungur bir konuşmasında "insanlar masal kahramanlarından vazgeçebiliyor ama masallarından vazgeçmiyorlar" gibi bir cümle kurdu. İlişkilere dair birçok konuyu aynı anda tek cümlede açıklamıyor mu?.. Çok sevdim ben bu tespiti. Üstüne sayfalarca yazılır ama haddimi aşmayıp burada bırakmak istiyorum. Ne de olsa herkesin masalı kendine di mi :)

* "The Power of Not Yet" diye bir şey öğrendim, yani "henüz değil ya da şimdi değil"in gücü gibi çevirebiliriz. Chicago'da bir okulda "fail" yani "dersten kalmak" yerine "not yet (henüz değil)" notu veriliyormuş. Ve bu sistem öğrencilere oldukları yerden daha iyi olma konusunda motivasyon sağlıyormuş. Benim gibi istediği sonucu alamayınca ortalarda "ooo yooo yine fail yine fail" diye alarm veren bi tip için uzay ötesi bir aydınlanma oldu. Yani düşüncesi bile rahatlatıyor insanı. 

* Ve son olarak bu ara en bi sevdiğim şey fotoğrafta da gördüğünüz gibi bahçemin yonca çimleri. Çok çok çok ve de çok güzeller. Dokuları da güzel kokuları da güzel renkleri de en güzel!.. Yonca çimler kalp kalp kalp ben ki!




16 Ağustos 2017 Çarşamba

Mutlu Olma Sanatı

Bu kitabı elime alıp kapaktaki çikolatalı çileği görünce içimden  "acaba kitabı baştan sona okumak yerine Godiva'ya uğramak daha mı mutlu eder?" diye geçirsem de merakıma yenilip okudum. (belki yazlıkta olduğum ve zaten en yakın çikolatalı çileğe ulaşmak için 30 dakika araba kullanmak gerektiğinden, onun yerine çimlerin üzerindeki salıncağımda kitabı okumak daha cazip gelmiş olabilir)

Ve sanırım yine okuduğum bi kitabın yarısının altını çizmiş bulunuyorum. Olsun çizmek mutlu ediyosa demek.. Buyrun altı çizilenler:

* Ben de birçok kez, her şeyin boş olduğunu düşündüğüm ruh halinde olmuşumdur. Bundan, herhangi bir felsefenin yardımıyla değil, mutlaka yapılması gereken bir şeyi yaparak kurtuldum. 

* Herhangi birisine hayattan zevk almasına en fazla neyin engel olduğunu sorarsanız "yaşamak için mücadele" cevabını alırsınız. Bir bakıma doğrudur, ne var ki önemli bir bakımdan da yanlıştır....Yaşamak için mücadele diyenlerin gerçekte belirtmek istedikleri, başarı için mücadeledir. Bu mücadeleyi yapanların korktukları şey ise sabah kahvaltısını bulamamak değil, servetlerini arttıramama olasılığıdır.

* Günümüzün varlıklı kişileri ise tamamıyla farklı olma eğilimimindedir. Hiç okumaz. Ününü arttırmak için tablo alırsa seçimini uzmanlara bırakır. Duyduğu haz, resimleri seyretmekten değil, başkasının onları satın almasına engel olmaktan kaynaklanır.

* İnsanlara kazandıkları başarıyla ne yapacakları öğretilmedikçe, başarının can sıkıntısına yol açması önlenemez.

* Ben şuna inanıyorum ki, can sıkıntısı tarih boyunca büyük itici güçlerden birisi olmuştur. Günümüzde ise eskisinden daha büyük ölçüde böyle olmaktadır. Can sıkıntısına yol açan etkenlerden birisi, şimdinin amaçsızlığı ya da çaresizliği nedeniyle atıl bir durumdayken, kaçınılmaz olarak düşünülen güzel anılarla bu durum arasındaki aykırılıktır.

* Can sıkıntısı aslında bir olaylar özlemidir. Hem de yalnız hoşa gidecek olaylar değil, bunalım kurbanının bir günü öbüründen ayırt etmesine yardım edecek herhangi bir olayın özlemidir. Karşıtı ise haz değil, heyecandır.

* Bizim, atalarımızdan daha az canımız sıkılıyor, ama can sıkıntısından daha fazla korkuyoruz. (bir ortaçağ köyündeki kış mevsiminin tekdüzeliğini gözünüzün önüne getirin. Kimse okuma yazma bilmiyor, aydınlanma mum ve kandille yapılıyor, yollar tümüyle kapanmış olduğundan köyün dışından bir insan görmek hemen hemen imkansızdır)

* Tekdüze sayılacak bir yaşama katlanma becerisi çocuklukta kazanılır. Bu konuda modern anne babaların suçu büyüktür Çocuklarına birbirine benzeyen günler geçirmenin önemini kayrayamadıklarından onlara sinema, tiyatro ve iyi yiyecekler gibi "pasif eğlenceler" sağlarlar. Çocukluk eğlenceleri, çocuğun çaba harcayarak çevresinden çıkaracağı yaratıcı eğlenceler olmalıdır. Tiyatro gibi heyecan verici ama fiziksel çaba gerektirmeyen eğlenceler daha az olmalıdır. (Bu kitap ilk defa 1930 yılında yayınlanmış. Yazar şimdi yaşasa ve iPad'siz yemek yemeyen çocukları görse ne derdi acaba? Onun yerine ben diyorum "skandal!" :))

* Yapıcı ve ciddi bir amacı bulunan bir genç, eğer gerekli olduğuna inanırsa büyük ölçüde can sıkıntısına katlanabilir. Ama ilgi dağıtıcı ve düzensiz yaşamı olan bir çocuğun beyninde yapıcı amaçlar kolay kolay yer edemez. Çünkü bu durumda aklı, uzak başarılardan çok, yakın hazlara yatkındır. İşte bütün bu nedenlerle, can sıkıntısına katlanamayan bir kuşak, küçük insanların, doğadaki yavaş gelişmeye dayanamayanların, her türlü içgüdüsü vazodaki çiçekler gibi ağır ağır kuruyanların kuşağı olacaktır.

* İnsanların çoğu, düşüncelerini kontrol etmekte yetersizdir. Yani henüz herhangi bir şey yapamayacakları aşamada, kaygı verici konuları düşünmemeyi beceremezler. Yarının zorlukları ile başa çıkabilmek için güçleri yenilemeleri gereken gecelerini, o anda hiçbir şey yapılmayacak sorunları düşünerek geçirirler.. Akıllı insan, sorunlarını gerektiği zaman düşünür; başka zamanlarda ise başka şeyler düşünür; gece hiçbir şey düşünmez.

* Güç ya da endişe verici bir karar alınması gerektiğinde olanca aklınızı o iş üstünde toplayıp kararlarınızı verin, karar verdikten sonrada, yeni bir gerçekle karşılaşmadıkça, o kararı yeniden gözden geçirmeye kalkışmayın. Kararsızlık kadar yorucu ve yararsız bir şey yoktur.

* Yaptığımız şeyler, sandığımız kadar önemli değildir. Başarı ya da başarısızlıklarımız da sandığımız kadar önem taşımazlar. Hiç kimse dünyanın çok büyük bir parçası değildir. Düşüncelerini ve umutlarını benliğinin üstünde bir şeye yöneltebilen birisi, dünyanın sıradan dertlerinde, tam anlamıyla bencil birisi için olası olmayan bir huzur bulabilir.

* Her çeşit korku karşısında yapılacak en doğru iş, korkuyu mantıklı ve sakin olarak, ama dikkati yoğunlaştırarak, korku ve konusunu her yönüyle tanıyıncaya kadar düşünmektir. Korkulanı tanımak onun korkunçluğunu yumuşatacak, konu tümüyle sıkıcı bir hale gelecek ve düşüncelerimiz, daha önce olduğu gibi irade gücüyle değil, konunun artık ilgi çekici olmaması nedeniyle başka yönlere çevrilecektir.

* Sıradan insan kişiliğinin özellikleri içinde "çekememezlik" en kötüsüdür. Eğer bu duygu başıboş bırakılırsa bütün erdemleri yok eder, hatta becerilerin en iyi biçimde ortaya konulmasına engel olur. Çekememezlik duygularının nedenlerini kavrayanlar, bu duygularını aşma yolunda büyük bir adım atmış olurlar.Bütün bu durumların çaresi zihinsel disiplin, yani boş şeyler düşünmeme alışkanlığıdır. Hazların tadını çıkararak, işinizi yaparak, belki de yanlış olarak daha talihli olduklarını düşündüklerinizle kendi durumunuzu karşılaştırmaktan kaçınarak çekememezlik duygusunu yok edebilirsiniz.

* Eskiden insanlar sadece komşularını çekemezlerdi, çünkü başkaları hakkında pek az bilgileri olurdu. Bugün ise iletişim olanaklarının artması nedeniyle hiç tanımadıkları insanlar hakkında bile genel olarak çok şey biliyorlar. (kitabın 1930 yılında yayınlandığını tekrar hatırlatmak isterim :) internet yok, facebook, instagram, snapchat yok. Bertrand şimdi burada olsa ne derdi acaba?)

* Güzel bir günde göz alıcı bir kıyı boyunca vapurda giderken kıyıyı seyreder, manzaradan zevk alırsınız. Bu, dışarıya bakmakla alınmış bir zevktir ve herhangi büyük bir gereksiniminizle bağlantısı yoktur. Ama eğer geminiz batmış da kıyıya doğru yüzmekteyseniz, bu kıyıya başka türlü bir sevgi beslersiniz. Kıyı sizin için güvenliği temsil eder; güzel ya da çirkin olması önemli değildir. Sevmenin üstün olanı, gemisi güvenli olan kişinin duygusuna benzeyendir. En iyi sevgi, insanın eski mutsuzluklarından kaçmak için değil de, yeni mutluluklara kavuşmak umuduyla beslediği sevgidir.

* Boş zamanlarını akıllıca doldurabilmek, uygarlığın son aşamasıdır ve günümüzde pek az kimse bu basamağa ulaşmış durumdadır. 

* Bazılarınca hayatı bütün görmek doğaldır ve mutlu olabilmek için böyle görmek gerekir. Bazılarınca da yaşam, birbirinden ayrı ve güdümsüz olgulardan ibarettir. Bence birincilerin mutluluğa ulaşma olasılığı ikincilerden büyüktür, çünkü onlar giderek kendilerine hoşnutluk ve güven verecek koşulları oluştururlar; buna karşılık ikinciler, olayların esintisi önünde bir o yana bir bu yana savrulur ve sakin bir limana ulaşamazlar.





12 Ağustos 2017 Cumartesi

Cumartesi Notları




* Yarın sabahın 6sında yollara düşeceğimden mütevellit, bugün yapılacak her türlü işi öğlene kadar koştura koştura yapıp günün geri kalanını tatil hazırlığına ayırdım. 14:00'dan 22:00'a kadar yılın Procrastination oscarını almaya hak kazandığımı düşünüyorum. Çünkü bu süreçte hazırlık adına sadece "aman bunu unutmayalım!" diyerekten elime geçenleri yatağın üstünde biriktirdim. Onun dışında kahve, müzik, telefon, whatsapp, mail, tekrar kahve şeklinde.. Ben biliyodum zaten hazırlık insanı olmadığımı ama neyse!

* Hayat bir proje değildir. Hayat sadece "hayat"tır. O yüzden biz her ne kadar zorlasak da aslında hayattaki hiçbir şey zamanla ve rakamla ölçülmez. Yok ille de ölçerim dersen kaçınılmaz sondur "geç kalmışlık hissi".. Ne zaman ki hayatını parlatıp, makyajlayıp, haberlere servis edercesine hashtag'lere boğarak sunma ihtiyacı duyuyorsun, işte o zaman o en çok korktuğun şey geliyor başına: hayat elinden kayıp giderken projen de bir o kadar fail ediyor.

* "Pain is inevitable but suffering is optional" diye çok sevdiğim bir söz var.  Diyor ki acı kaçınılmazdır, ancak ıstırap çekmek tercihtir. Acı'yacak diye kaçtıkça, daha çok batırıyoruz kendimizi ıstırap denizinde sanki.. 

* Tam bu kavramları kafamda evirip çevirirken çok sevdiğim bir terapist dostumdan "Radical Acceptance" diye bir şey öğrendim. Türkçeye "kökten kabul" gibi çevirebiliriz sanırım. Kökten kabul diyor ki şu anki durumu "yargılamadan" olduğu gibi kabul etmekle başlayacaksın. Hoşlanmayabilirsin, elinde olsa değiştirmek isteyebilirsin. Ama yine de bunlar "olduğu gibi" kabul etmeye engel değil. Kabul etmediğin sürece acıyı reddetmiş oluyorsun ve kafanda sürekli savaşıyorsun realiteyle. Bu durum da ıstırap çekmene neden oluyor.  Fark ettim ki benim "bir şeyi kabullenmek" anlayışım biraz "loser" tandanslı. Bir şeyi kabullenmek demek kaybedince, yapacak bir şeyin kalmayınca devreye giren bir şey gibi yer etmiş derinlerde bi yerlerde. Halbuki zihnime sorsan "saçma" der bu duruma. Ama bazen zihin ve iç dünya farklı gezegenlerden sesleniyor birbirine. Tüm bunları fark etmek ve "Radical Acceptance" kavramını uzmanından öğrenmek çok iyi geldi. Ayrıca bir şeyi olduğu gibi kabul etmek dizlerine battaniyeyi çekip emekliye ayrılmanı da gerektirmiyor. Tam tersine, o konuda değiştirmek istediğin her neyse onun için aksiyona geçmeni kolaylaştırıyor. Gerçek olmasını istemediğin bir şeyi kabullenmek zor ama kabul vermemek her şeyi çok daha fazla zora sokuyor.

* Çoğu zaman "bitmek" ve "tükenmek" birbirine karışıyor. Ama çok farklı şeyler aslında. Bitince yeniden başlarsın. Tükenirsen sadece tükendiğinle kalırsın. Bu nedenle ikisinin çözümleri de farklı. Bitince yeniden başlayarak tazelenmek, tükenince de düğmeleri kapatıp sabırla beklemek gerek. 

* Dictionary of Obscure Sorrows sayesinde "Vemödalen" diye bir kavramla tanıştım. Daha doğrusu hepimizin bildiği ama adını koyamadığımız o hani "her şeyin zaten yapılmış olduğu hissi"ne bu ismi vermişler. Tam anlamıyla "tuzak" bir his. Her şey icat edilmiş, en güzel şiirler yazılmış, en güzel resimler çizilmiş, en büyük aşklar yaşanmış, söylenecek söz kalmamış.. Eee napalım Everest'e çıkıp toplu intihar mı edelim? Bak bu daha önce hiç yapılmamış!


9 Ağustos 2017 Çarşamba

Ben OK'im Sen OK'sin



Uzun zaman önce altını çize çize okuduğum, sayfalarına notlar döşediğim bu kitabı tekrar elime aldım. Bi baştan sona gözden geçirip kendi notlarımı da okuyunca kitaplığımdan ayrılmaması gereken bir şifa kaynağı olduğunu tekrar anlamış oldum. 

Kitabın yazarı Dr.Thomas Harris insanların birbiriyle davranışlarını inceliyor ve bunu "Transaksiyonel Analiz" (karşılıklı davranışların analizi) teorisi olarak tanımlıyor. Transaksiyon, bir kişiden gelen uyaran ve diğerinin ona yanıtı olarak tanımlanıyor. İnsan benliğinin “çocuk”, “yetişkin”, “ebeveyn” şeklinde 3 ana bölümden oluştuğunu söylüyor. Bu bölümleri de aşağıdaki gibi açıklıyor:

1.Ebeveyn:  Yaşamın ilk 5 yılı boyunca sorgulanmadan kabul edilen, dayatılmış kayıtlardır. Her insanın ''ebeveyn''i özeldir ve kişiye özgü bu ilk 5 yıl düzenlenip kurgulanmadan, doğrudan kayıt edilir. Bu kayıtların bazıları ''Arabanın önüne atlanmaz'' gibi faydalıyken bazıları; evlilik öncesi seks kötüdür, beyazlar siyahlardan daha iyidir, asla bir polise güvenme gibi, tartışmalıdır.


2. Çocuk: 
Çocuk küçüktür, bağımlıdır, sakardır, anlam inşa edecek kelimelerden yoksundur. Anne-baba sürekli talep etmektedir ve ödül olarak sunulan takdir göründüğü gibi hızla kaybolur. Hayal kırıklığı ile dolu bu medenileşme sürecinin ağırlıklı ürünü olumsuz duygulardır. Bu duyguları temel alan çocuk kısa sürede ''Ben OK değilim'' sonucuna varır.

3. Yetişkin: Yetişkin verileri işleyen bir bilgisayardır. Ebeveyn'deki veriyi inceler, doğru ve bugüne uygun olup olmadığına bakıp kabul veya reddeder. Amaç ebeveyn ve çocuk'tan kurtulmak değil, bu veri bankalarını incelemek için özgür olmaktır.

Kitapta geçen “OK olma” durumu her durumda herkesin iyi olduğu anlamına gelmiyor. İnsanın mükemmel veya tam olmadığını fakat bu haliyle de “iyi” olduğuna değiniyor. Eksiklerimiz olabilir, yaralarımız olabilir, kusurlarımız olabilir ama bunların hepsi OK'dir.

Thomas’a göre bu durumlardan en sağlıklısı “yetişkin” benliğinde kalmak. Yetişkin olmak bir anlamda da “şimdi ve burada” olmayı gerektiriyor. Kitapta açık ara en beğendiğim ve muazzam faydalı bulduğum "Nasıl Yetişkin'de Kalınır?" bölümünden notlar:

* İlk iş onu Ebeveyn ve Çocuk'un sinyallerine duyarlı hale getirmek, kendi "OK değilim" duygusuna duyarlı olmaktır. Yeri geldiğinde "bu benim OK olmayan Çocuk'um" diyebilmektir.

* Çocuk'unuzu tanıyın. Kırılganlıklarını, korkularını tanıyın ve bu duyguları ifade etme yollarını öğrenin.

* Ebeveyn'inizi tanımayı öğrenin. Öğütlerini, uyarılarını, yasaklarını, katı pozisyonları ve bunları ifade ederken kullandığı biçimleri öğrenin.

* Diğer insanların Çocuk'una duyarlı olun. 

* Yetişkin'in gücü, gücü frenleyebilmekte ve böylece Yetişkin'in uygun yanıtları hesaplamasını beklemektedir. Eğer gerekiyorsa bilgisayara gelen veriyi, Yetişkin'in, Ebeveyn ve Çocuk'u gerçeklikten ayırt etmesini sağlamak için 10'a kadar sayın. 

* Çocuk'un geçmişe dair "OK olmama" kayıtlarını anlarsak bugün yeniden oynatılmasından, bizi etkilemesinden kurtulabiliriz. Kaydı silemeyiz ama kapatmayı seçebiliriz.

* Stresli bir durumda basitçe "Gelen kim?" (çocuk mu ebeveyn mi?) diye sormak nefes aldırır. 

* İçimizdeki "OK olmayan Çocuk"un kabulü en tedavi edici yoldur.

Bir Yaş, Bir Özür ve Bir Umut..



















Bugün benim doğumgünüm!
Özel günleri çok sevmesem de seviyorum işte bugünü..
Bana bugününü ayıranları da..
Bir de hediye gibi olanları..

Kendimi kutluyorum orası ayrı
Ama..
Bugün kendime bir özür borcum var.
Söz verdiğim şey yetişmedi bugüne.
Çok uğraştım mı yetişsin diye?
Ehh..

Kendime hediyemi verememiş oldum yani.
"Ayy canım ne gereği var düşünmen yeter" de diyemicem.
Baya da önemli bi şeydi ya neyse!
Sağlık olsun mu denir, hayırlısı mı denir bilemedim.
Üstüme de gidemiyorum, yazık doğumgünü çocuğuna ki!

"Kitap en güzel hediye hihihi" diyerekten 
Henüz kapağı açılmamış bi kitabı mı paketleyip koysam önüme?
Yok çok saçma olur.
Bence ben bunu yemem.

O zaman kendime son bi teklifim var..
Hadi gel şu işi Ekim'e bağlayalım.
Hediyemi faiziyle Ekim 16'da teslim ederim ne dersin?
Hmm..
Olur tabii seni mi kırıcam!

imza: Ra & Selin & Gözlüklü Şirin & Huysuz Şirin & Süslü Şirin
& Obur Şirin & Aşçı Şirin & Usta Şirin & Şirine & Güçlü Şirin
& Neşeli Şirin & Bebek Şirin & She-Ra & Heidi & Batman
& Spider Man & Chiara & Leo & Alice
& Diğerleri


8 Ağustos 2017 Salı

Bir Tenis Topu Olarak Ben




















Geçtiğimiz akşam biri evli-çocuklu, diğeriyse bekar ve çocuktan zinhar haz etmeyen iki arkadaşın arasında deyim yerindeyse tenis maçındaki top gibi kalakaldım.

Evli olan annelikten ve çocuk sahibi olmanın hayatına kazandırdıklarından bahsediyordu sanırım -çünkü aslında tam da dinlemiyordum ilgi alanım olmadığından heralde- diğer arkadaşım ona dönüp "reklamlara burda bi son verelim beğenmedik almıyoruz" demez mi..

Hay bin kunduz! Tam da ortalarında oturmak gibi bilmeden dünyanın en yanlış yer seçimini de yapmışım. (coğrafya kaderdir diyen İbn Haldun'a selam olsun)

"Sen hayatta nasıl muhteşem bir hissi ıskaladığının farkında değilsin!"
"Sen de nasıl görgüsüz bir evli-çocuklu reklamı olduğunun!"
"Sana acıyorum kendi söylediğin yalanlara da inandın sonunda!"
"Ben de bu yaşta hala evlenemediğin ve hatta doğru düzgün bir ilişki yürütemediğin için üzülüyorum sana"...

İşte böyle sonu olmayan, acımasız ve saygısız bir laf dalaşının içinde buldum kendimi.
Muhteşem okullardan mezun olmuş, iyi aileler tarafından yetiştirilmiş, güzel, sağlıklı, hayran olunası özgeçmişlere sahip iki genç kadın.. İnsanın aklı almıyor.

Tartışmanın bir noktasında hızlarını alamadılar sanırım, bana dönüp "Sen de bir şey desene!" gibi haykırdı biri. Diğeri de kafasını sallayarak onayladı. Gece boyunca anlaştıkları tek şeydi benim de fikrimi söylememin gerekliliği..

Bıraksan belki sabaha kadar konuşabilirdim. İlişkiler, tercihler, kadınlar, erkekler vs. ama deyim yerindeyse "kal" geldi. Konuşamadım. Konu dışı kaldım.

Açıkçası zaten pek de isteyerek gitmemiştim buluşmaya. Uzun zamandır da çok yakın ilişki kurmayı tercih etmiyordum onlarla. Kendime sebebi de açıklayamıyordum. Sanırım o sebebi buldum. İçimdeki hisle somut sebep de birleşince doğru karar vermenin rahatlığı sardı bedenimi. Onlara bir yorum yapmadım ama kendime dedim ki "ikile!"..

Sonraki gün evli olan whatsapptan bana uzun uzun mesajlar attı. Sanki terapiste gitmiş o koltuğa uzanmış da her şeyi itiraf ediyor gibi.. "Çok mutsuzum" diye başlıyor mesajı. "Bunu söylerken kendimden utanıyorum ama bazen keşke hiç doğurmasaydım diyorum."

Aynı akşam çocuk istemeyen arkadaş da bana yazma ihtiyacı duymuş. "Sence de çok loser mıyım?" şeklinde..

İkisine de yorumsuz cevaplar yazdım ve eğer mümkünse birbirleriyle iletişime geçmelerini ve mutlaka iyi bir terapistten yardım almaları gerektiğini ekledim.

Onlarla paylaşmasam da yorumlarım var tabii. 

* Sen mutsuzsan, bir başkasının daha mutsuz olması seni mutlu yapmaz.

* Sahip oldukların seni mutlu etmiyorsa, onlara sahip olmayan kişilere nispet yapmak seni mutlu etmez.

* Etrafa ne gösterirsen göster. Hangi yalana inandırırsan inandır, sen gerçeği biliyorsun ve o gerçek senin peşini bırakmaz.

* Mutsuz olmak suç değildir. Normaldir. İnsanidir. Onu kapatmaya çalışarak harcadığın enerjiyi şifalanmaya harcamak çok daha ekonomiktir.

* Evlilik, çoluk çocuk herkesin hayali değildir. Bazıları evlilik tercih etmez. Bazıları çocuk istemez. Bunlar bir soruna işaret değildir. Altında kendini tatmin edecek cevaplar aramak lüzumsuzdur.

* Bazı şeyler mahremdir. Ve mahremiyet dokunulmazdır. Dokunmaya yeltenen hadsizlik eder.

* ve yorumsuz kalma hakkı diye bir şey vardır. Herkes herkesle hiçbir şeyi konuşmama hakkına sahiptir. 

Bana da güzel bir ders oldu. İçimden bir ses geliyorsa dinlicem ikiletmeden. Aynı o akşam "ne işin var gitme oraya" diyen ses gibi..


7 Ağustos 2017 Pazartesi

Perfetti Sconosciuti / Mükemmel Yabancılar


















Dostum Elifimu'nun önerisiyle izleyip çok beğendiğim bir filmi paylaşmak istedim bugün.
Başta filmin İtalyanca olması ve tek mekanda geçmesi beni çekse de içinde çok daha fazlası varmış.

Bir grup yakın(!) arkadaş akşam yemeğinde bir araya geliyor. Sohbet esnasında konu bir şekilde cep telefonlarına geliyor -cep telefonunu "kara kutularımız" şeklinde tanımlıyorlar- ve hadi bir oyun oynayalım diyorlar. Oyunun basit bir kuralı var: herkes telefonunu masaya koyacak ve gelen mesaj, arama vs. her şey açık açık paylaşılacak.

Devamını spoiler olur diye anlatmıyorum ama tahmin edersiniz ki gerçekten de "kara kutu" tanımının hakkını verircesine iki saatlik akşam yemeğinde herkesin kirli çamaşırları birer birer dökülüyor o güzelim italyan masaya. 

Filmde çok beğendiğim iki yer var.

Birincisi bir karakterin (Rocco) terapiste giderek "alttan almayı" öğrendiğini anlattığı sahne. Rocco diyor ki "..boyun eğmenin bir zayıflık göstergesi olduğuna inanmıyorum. Tem tersine, erdemli bir davranış olduğunu düşünüyorum. Benim gördüğüm, taraflardan birinin geriye bir adım atmayı becerebildiği çiftler kalıcı çiftler oluyor. O geri adım aslında ileri doğru bir adım."

Ne kadar da güzel tanımlamış di mi?.. O geri adım aslında ileri doğru bir adım diyerek..

Bir diğer sahne de karşılıklı sırları ortaya dökülen bir çift tartıştıktan sonra kadının adama dönerek "Biz neden daha önce ayrılmadık ki! İnsan ayrılmayı öğrenmeli!" diye çıkışması. 

İlişki çeşidi ne olursa olsun karşılıklı alış-veriş, besleme, gelişim vs. artık yoksa, kalitesi düştüyse, ve telafisi yoksa zamanında nokta koyulması taraftarıyım. Ama "ayrılık" , "bitirmek" gibi kavramlar çok travmatik olarak algılandığından sanırım "böyle gelmiş böyle gitsin" kafası ağır basıyor. Ya da konfor alanını terk etmek mi o kadar kolay değil?.. Bilemedim.

Elifimu'ya filmi önerdiği için teşekkür ederim :)

6 Ağustos 2017 Pazar

An Gelir Geçmiş Olur

Bazen durduk yere bir şeyin yıldönümü oluyor.
Üstünden tam yıl geçmiş olmasa bile, kaç yıl geçtiğini hesap edemesen de..
Sanki "o gün bugün" hissiyle kalkıyorsun üzerinde uyuyakaldığın mavimsi gri kanependen.
Kahvenin yanında hafif bi baş ağrısı da güne eklenince..
Suçu da "nem"e attın mı tamamdır.
Zaten bu aralar her şeyin tek bir nedeni var: malum havalar!

Neyse, ne diyodum..
Bazen geçmiş kamyon gibi çarpıyor.
İstediğin kadar "an"da kalmaya çabala,
Kamyonun altında kaldığınla kalıyosun!..

Şimdi beni iyi dinle.
Ortada kamyon falan yok.
Ama evet sen yerdesin.
O elindeki kahveyi sessizce yere bırak ve ayağa kalk.
Buz gibi suyla yıka yüzünü.
Şimdi kahveni içebilirsin.

Sana söyleyecek iki şeyim var.
Birincisi, allah aşkına bırak şu her şeye bir "deadline" koyma alışkanlığını!
Kelimenin tam türkçesi bile yok boşver kullanma öyle yabancı şeyler.
Hayır yani kendi kendine koyduğun gereksiz "deadline"ı kaçırınca,
Kendine bu kadar rezil olup kaçacak delik araman da enteresan.
Neyse, özetle bırak işte.

İkincisi de,
Geçmişte yaşamak iyi değildir evet.
"An"da kalmak çok iyidir.
Ama yine de arada gidip gelir insan.
Belki o gitmelerin bir sebebi vardır.
Belki alacağın bir ders, bulacağın bir cevap gizlidir.
Geçmişe takıldın aklına düştü diye kendini bu kadar da kötü hissetme.
Gerek yok.
Olsa ben sana söylerdim rahat ol.

Kahve bittiyse kalk spora gidelim!
Öptüm çok!

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...