31 Ocak 2018 Çarşamba

Hayat, Bebek ve Yoga


















        Pespembe yeni yoga çoraplarımı ilk defa kullanacağım bir yoga dersinin ilk dakikasındayız.
Bizim hoca yokmuş bugün. Yerine hiç tanımadığım biri ders verecek. 
Kapıdan girer girmez "ayy göbekli yoga hocası olur mu ki!" diye fısıldıyorum.
"Hocanın göbeğine takılmadığın zaman gerçekten yoga yapmış olacaksın" diyor arkadaşım.
Acaba çok şeye mi takılıyorum?..
Göbeksiz yoga hocası, fit diyetisyen, bebek ciltli dermatolog istemek..
Çok şey istemek mi?..
Fazla benlenti içine girmek mi?..
Eğer öyleyse, o halde ben çok yüksek bekliyorum hakim bey!..

*****

Bazen,
emekleyen ve arada yürüme denemeleri yapıp 
popo üstü düşen bebeğine
"üfff gerizekalı mısın yürüyemiyosun işte uğraşıp durma" 
diyen anne gibi hisssediyorum kendimi.
Ama o popo üstü düşen bebek de benim.
Nolucak şimdi?..

*****

Hani bazen doğumgününde arkadaşların bir olur, unutmuş gibi davranırlar.
Sen gününü unutulmuşluğun hafif burukluğuyla yaşarsın.
Belki içten içe de ufak tefek beklentiler..
Sonra akşama sürpriz çıkar ortaya. Ferahlar için.
Her şeye teşekkür edesin gelir.
İşte hayat da o arkadaşlar gibi..
Bazen seni unutmuş gibi gelir.
Halbuki o sırada senin için bir şeylerin hazırlığında..
Sakin ol.
Panik yapma.
Ve teşekkür etmek için akşama sürprizin patlamasını bekleme.
Şimdi,
gülümse ve teşekkür et hadi!..

10 Ocak 2018 Çarşamba

Huzur'suz Notlar














* Tutku peşinde herkes. Tutkulu aşk, iş, hobi.. Bulamayanlar en azından bulanları takip etmekle meşgul. Ne tuhaftır ki bu tutku takipçilerine sorsan en çok ne isterler diye, cevap da hep aynıdır: huzur.. Biri de çıkıp uyandırmıyor ki.. O ikisi aynı ipte oynamaz. Birinin olduğu yerde diğeri barınmaz. Tutkulu aşkta huzur olmaz. Huzurlu işe tutkuyla bağlanılmaz. En kötüsü de hadi diyelim tutkulardan geçtin huzura erdin. Durduk yere kaşınırsın. Tadını özlersin. Çünkü kanına bir kere karıştı mı hiçbir şey olmamış gibi devam edemezsin.

* "sabretmek" ve "beklemek" birbirine çok karışıyor bu aralar. Hele bir de "ne beklediğini bilmeden baklemek" diye bir şey çıkmış akıllara zarar!.. Kaç kere dedim bilmiyorum ama yine dicem, hiç bekleme Godot gelmeyecek. Ama bir mektup yazarsın, olmadı whatsapptan bir şeyler yollarsın. Sonra hemen sonuç bekleme. Sabret. Bakalım ne olacak.. Ha bir de naçizane tavsiye: sen sen ol sabretmeye bile "deadline" koy.. 

* Geçen gün bir mentorluk görüşmesinde üst üste kötümser görüşlerini paylaşan mentime dedim ki "hiç mi iyimser bakamayız bu duruma?".. "Hayır ben Polyanna değilim!" dedi. "Anlat bakalım nasılmış bu Polyanna" dedim ve hikayenin gerisi geldi. Meğer ne kadar korkuluyormuş pembe gözlüklü Polyanna gibi olmaktan. Anlamadım değil. Hatta ötesine geçip resmen hissettim o korkuyu. Her şeyi pembe olan şapşal pembe gözlüklü kız çocuğu gibi görünme fobisi. Evet çok uzun bir tanım oldu ama tam olarak içimden geçen de buydu. Neyse, sonra umut ve iyimserlik üzerine konuştuk. Birbirine ne kadar karıştırıldığından mesela. Ve "realist optimist" olmak noktasında el sıkıştık. Pembe gözlükleri masada bırakıp umutla baktık gökyüzüne..

* Çok sevdiğim bir dostumla da sözleşme yaptık. Dedik ki artık kahve içip konuşmayalım. Çünkü kaç aydır ne içtiğimiz kahvenin ne de sarf ettiğimiz sözcüklerin haddi hesabı yok. Peki sonuç? Sıfır. Acaba dedik biz bu işi konuşmayı daha mı çok seviyoruz?.. Bunu anlamanın bir tek yolu var. O da durup bi bakmak. Acaba konuşmayınca yapacak mıyız?.. Kimbilir. Yaparsak ne ala. Yapmazsak da vallahi yargılamicaz kendimizi. Ama içimiz rahat edecek. Yapma stresi ve yapmamanın vicdan azabı üzerimizden kalkacak. E arada birbirimizi de özleriz fena mı ;)


30 Ekim 2017 Pazartesi

Pazartesi Notları














* Kontrollü deli olmak iyidir. Hem deliliğin her türlü avantajını yaşarsın. Hem de uçurumdan yuvarlanmadan ayağını gazdan çekip frene basabilirsin. Tek bir dezavantajı şu ki, delilik dönemine şahit olanlar fren devrine; frene basarken yanında olanlar da delilik hallerine inanamazlar. Olsun. Onlara da değişiklik işte..

* Yıl olmuş 2017 "multitask" yani aynı anda birden fazla iş yapma modası geçmiyor arkadaş!.. Sen en sevdiğin iki şarkıyı aynı anda dinliyor musun?.. Ya da ne bileyim çift kaşarlı tostun içine iskender kebap koyup yiyor musun?..E o zaman daha ne! (az önceki sorulara "evet" cevabı verenler sağdan ikinci uçurumdan atlayabilirler)

* Fark ettim ki aşırı uçlarda olmamak şartıyla "patoloji" seviyorum ben. Sınırlarını zorlayıp yeni çiçekler açtırıyor insana sanki. Kendini bulması için aracılık ediyor. Hatta bazen bulduğun şey tahmin ettiğinden çok daha renkli ve güzel olabiliyor. Patoloji olmasa sığ, sıkıcı, monoton, gri olurduk hepimiz. Yani en azından kendimden çok aşırı eminim.

* O değil de "hayatının aşkını aramak" ne zamandan beri tam zamanlı iş oldu?.. Bi tatile gidip geldim ortalık yıkılmış. Neyse detaylara girip bu işin uzmanlarını rencide etmicem.

* Son iki haftada 30 saat uçtum. 13 saat araba yolculuğu yaptım. 12 şehir gezdim. 6 gece gemiyle okyanusta yol aldım. Ama hiçbirini anlatasım yok. Çünkü fark ettim ki tüm bunları yaparken hiçbir şey düşünmemişim. Hayretleriniz şaşacak ama müzik bile dinlememişim. Yürümüşüm. Oturmuşum. Kahve içmişim. Günde attığım 30.000 adım hatırına bol bol cheesecake yemişim. Denizin ortasında yıldızlara bakmışım. O zaman bırakalım öyle kalsın ;)

NoT: Fotoğraf Coronado Adası'nda çekildi.

15 Ekim 2017 Pazar

Sade'ce Kahve


















Bir cafeye girdiğinde kahveni alıp sonradan mı yer bakanlardansın?

Yoksa önce nereye oturacağını garantileyip ondan sonra mı kahve almaya gidersin?

Ben bazen ilk grupta bazen de ikinci grupta buluyorum kendimi.

Sadece "kahve" kısmı değişmiyor.

Gerçek kahve seviyorum ben.

Aslında başka kahve de yok ya.. Hazır kahveye piyasada "kahve" dedikleri için mecbur ayırıyoruz işte böyle.

Neyse ne diyodum.. Hazır kahve içiremez kimse bana!

Sıttin sene kahvesiz kalsam da..

Olmaz.

Çünkü zaten ben aslında "kahve"yi özlerim.

Önüme hazırını koyduğunda onun "o" olmadığını bilirim.

Beklerim. Sabrederim.

Gerçek kahveyle geçirdiğim anları hatırlar, gülümserim.

Belki de umutlanırım birazcık.

Ama bulamazsam da kısmet..

Bugüne kadar geçirdiğimiz anlara eyvallah der geçerim..

***

İş kahvesiz kalmayı göze almakta bence.

Ne istediğini belirleyip o standardın altında kalan hiçbir şeye razı olmamakta..

Ve biraz da işi inada bindirip tutturmamakta belki de..

***

Dışarıdan bakınca kahvenin gerçek mi sahte mi olduğunu anlayamıyorsun tabii.

Yaklaşmak, yakınlaşmak, bir tadına bakmak gerek.

"Ya gerçek değilse" diye korkarsan..

Denemeyi denemezsen..

Gerçeğine hiçbir zaman ulaşamazsın.

O yüzden, korkma!

Belki dışarıdan belli olmuyor ama zamanla öğreneceksin.

Hissedeceksin.

Sahtelerin yanına yaklaşmayacaksın bile.

Kendini bil. Kendini tanı.

Sonra bir sor kendine, senin gerçek kahven kim? ne?..

Cevabını veremiyorsan da korkma.

Sadece dene.

***

Gelecekte kahve çekirdeklerinin soyu tükeneceği söylense de, şu an dünyada herkese yetecek kadar kahve var. O bakımdan paniğe gerek yok.

İki hafta yokum buralarda, gezegenin diğer yarısındaki kahve çekirdeklerini keşfetmeye gidiyorum.

Ama dönüşte kahveye beklerim :)

1 Ekim 2017 Pazar

Pazar Notları


















* "Eğer kendimi tanısaydım, kaçıp giderdim" demiş Goethe. "Adam haklı beyler!" dememi beklemiyordur kimse umarım.  Hayır yani insanın kaçası gelmiyor değil de, maharet kaçmakta değil; kalmakta.. Hatta kalakalmakta belki de.. Biraz da kendini tolere etmekte.. Kaçacak yer de yok orası ayrı konu.. Zaten Goethe amcamın bizimle hafiften bi dalga geçtiğini düşünüyorum.

* Aynı adam, Goethe, Faust adlı eserinde de demiş ki "Herkesin gizlice sokulduğu kapıları, cüret et sen ardına dek açmaya"..  Yani evet kaçarım ederim falan filan demiş de.. Sonra kendine gelmiş kapılara niyet etmiş. Yani diyorum ki olur böyle şeyler. Kaçasın gelir, gidesin gelir  ve hatta yok olasın gelir.. Ama geçer. Biter. Ve sonra yine bulursun kendini bir kapının önünde.

* Dört dörtlük ve hatta mükemmel ötesi sandığımız bazı insanların hatalarını görünce içten içe tuhaf bi şekilde mutlu olmak bizi kötü bi insan yapar mı?.. Yoksa sadece "insan" mı yapar?.. Mutlu olduğumuz şey onların hata yapması mı yoksa hata yapacak kadar "insan" olduklarını fark edip kendimizce kutlamamız mı?.. Almanların "schadenfreude" dedikleri, başkalarının başına gelen kötü şeylere sevinmek kategorisine de girer mi bu durum?.. Yok ya o kadar da değil. Altı üstü bir hata.

* Hata demişken. Sanırım ben bu konuya birazcık taktım geçtiğimiz hafta. Adam gelmiş bana "böyle böyle yaptım, çok fena oldu" şeklinde anlatıyor. Ben de diyorum ki içimden "yok yeaa yapmaz öyle bişe hem niye yapsın ki!".. İçimden diyorum sanıyorum da, bir gıdım dışıma da sıçrıyor ki, adam bana dik dik bakıp "yahu bi ihtimal ben de insan olamaz mıyım?" diye soruyor. E haklı tabii. "insan olma hakkı" tanımıyoruz bazen birbirimize, en çok da kendimize..

* Kalabalık partiler moda değil artık. Gürültülü ve bol "tanıdık"lı doğumgünleri de.. Ve hatta inanır mısın "network" bile eski moda oldu. Sadelik..sade ve derinden ilerliyor. Az, öz, sakin, huzurlu.. Telefon ekranına hiç bakmadan içilen karşılıklı kahveler mesela..Geçmez hiç modası.

* Hatırlıyorum da eskiden bir şeyi "kaçırmak" vardı. Her hafta yeni bölümünü heyecanla beklediğin diziyi mesela.. O akşam katılmak zorunda olduğun bir şey varsa "tühh gitti dizi" derdin. Tekrarı yok, internette yayın yok.. Kaçtı mı kaçardı yani. Neyse ki izleyen bir dost bulunur ve güzel güzel anlattırılırdı. Dolaylı da olsa kaçırmamış olurdun. Şimdiyse kaçırma şansın yok. Her şey elinin altında. Ama sanki şimdi daha çok şey mi kaçıyor ne?.. 

* Acil olan her şeyin aslında o kadar da önemli olmadığını anladım. Biraz geç mi anladım acaba diye düşünürken yine kendimi yakalayıp "amaaan kime göre neye göre" diye hafifçe ayarlarımı düzelttikten sonra çalan telefona bakmak için ayağa kalkıp yan odaya gitmeye üşendim... Geçen gün de bir mesaj geldi, açıp bakmadım. Nolucak ki sonra bakarım kaçmıyo ya mesaj diyerekten. Yanımdaki arkadaşım dayanamadı "ayy merak ettim açıp baksana" diye çıkıştı. Sanki açıp kendisine okuyacakmışım gibi. "Allah sabır versin dostum" dedim. Onun yanından ayrılana kadar da bakmadım. Nolucak yeaaa!

* Dün sabah bu fotoğrafta gördüğün denizde bir saat yüzdüm. Akşam da buz gibi İstanbul'a iniş yaptım. 12 saatlik uçuşta jet-lag olmayıp bir buçuk saatte nasıl darmadağın oluyorum ki?.. Neden alışamıyorum?.. 48 gün yeter mi bir şehre bu kadar yabancılaşmaya?.. Rutinlere dönmek iyidir deyip sabah spora, akşam da yogaya gittim geldim. O değil de evim sanki ev değil de otel gibi geliyor şu an. Oda servisinden bi kahve isteyesim var o derece :)


26 Eylül 2017 Salı

Deniz, Çim, Domates ve Diğerleri

















15 gün tatil yapmaya geldiğim yazlık evde 44. günümdeydim.
Deniz güzel, su berrak..
Çimler yemyeşil, ağaçtaki hurmalar tupturuncuydu.
Sabah maillerimi kontrol edip kendime bi kahve koymuştum.
O sırada Maslak-Levent hattındaki bir plazadan telefon geldi.
Naber nasıl gidiyor muhabbetini geçeli nerdeyse 1 dakiki olacaktı ki..
"Bugün senin yaşadığın hayat benim emeklilik hayalim" dedi.
"Yoksa bir dakika durmam burada" diye ekledi.

***

Bu aralar çimlerden arta kalan zamanlarda birkaç kişiye koçluk/mentorluk yapıyorum.
Tesadüf müdür bilmem ama, çalıştığım hiç kimse sevmiyor işini.
İşi mi yoksa çalışmayı mı sevmiyorlar diye anlamaya çalışıyorum başta.
Bazılarıyla işin içinden çıkmak çok uzun zaman alıyor.
Bazıları başka denizlere yelken açma projesine girişti bile.
Hayat işte, bazen çok istediğin bir şeyi gerçekleştirmek için öncesinde muazzam ölçüde rahatsız olman gerekebiliyor.

***

Ben de tam kendim için daha ciddi(!) daha fiyakalı(!) daha da bol paralı(!) bir işe mi girişsem diye düşünüyordum ki.. Mutfakta beni bekleyen 25 kilo yaz domatesi geldi aklıma!

44. yazlık günümde hiçbir şey konserve domates hazırlığımdan daha önemli ya da daha acil değildi.

Kabukları ince ince soydum, minik minik doğradım, sonra bi güzel kaynattım.

Mutfağı toparlarken düşündüm de, hiçbir ofiste yaptığım hiçbir iş sonrasında bu kadar "tam" hissetmemiştim kendimi.

Hayat ne tuhaf di mi..Ya da çok domates..























9 Eylül 2017 Cumartesi

Bıldırki Hurmalar vs. Filozof Hurmalar





















Fil hamileliğinin 18. ayındayken bir köpek yaklaşır ve "Hamile olduğuna emin misin? Aynı zamanda hamile kaldık ve ben 3 kere düzinelerce yavru doğurdum. Neredeyse hepsi yetişkin köpek olacaklar ama sen hala hamilesin" diye sorar merakla.

Fil sakince cevap verir: "Anlamanı istediğim bir şey var ki, ben köpek yavrusu değil fil yavrusu taşıyorum. İki yılda sadece bir yavru doğuruyorum. Ve benim yavrum dünyaya geldiğinde yeryüzü onu hisseder. Sokakta karşıdan karşıya geçerken insanlar durur ve hayranlıkla izler. Benim taşıdığım yavru muazzam ve muhteşem bir şey!"

***

Bu hikayeyi ilk duyduğumda sorgulamıştım biraz. Fil acaba fazla mı kendini beğenmiş?.. Yoksa köpek haddinden fazla mı meraklı?..

Belki de hiçbiri doğru değil.

Belki köpek düzinelerce yavrudan bıkmıştır. Bu genç yaşında üst üste doğumlar, bir sürü çocuk.. Diğer yandan iki yılda tek yavru doğuran fili kıskandı belki de. Kendisiyle karşılaştırdıkça "Bu ne rahatlıktır yahu!" diye sinir olmuştur. Sonra dayanamayıp laf sokmak istemiştir. Çünkü fil kendini değersiz, ezik hissederse kendisi çok mutlu olacak zannetmiştir.

Belki. Olabilir..

***

Sabah bahçede gezinirken hurma ağacına takıldı gözüm. Özellikle de fotoğraftaki iki hurmaya.. Aynı ağaç, aynı toprak, aynı güneş, aynı su.. Biri tupturuncu, nerdeyse yere düşecek. Diğeri sert ve yemyeşil. Ama bir rahatlar ki.. Ne erken geldim hayıflanması, ne de geç kaldım telaşı..

O herkesin peşinden koştuğu gerçek de bu değil mi zaten?..

Ne geç kalan var ne de erken gelen..

Canlı sayısı kadar takvim var bu dünyada.

Tek ve biricik..

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...